Banu Zeytinoğlu / Muhabbetimiz Bol Olsun

11 Aralık 2023

MUHABBETİMİZ BOL OLSUN!

Bir varmış bir yokmuş, Eskişehirli bir ailenin bir kız çocuğu varmış. Bu kız, doğduğu andan itibaren sanat ve edebiyat dünyasının en büyük ustalarını yaşamın doğal bir parçası olarak bilen çok şanslı bir kızmış. Baba ve anne dostları -kendilerinin meslekleri bambaşka olsa da- kültür ve sanat camiasındanmış. Küçük kız sanırmış ki kültür sanatın içine doğulur, yaşam biçimi olur ama diğer her şey seçime bağlıdır. Konuşmayı, kendisiyle saatlerce, usanmadan sohbet eden Tahsin Yücel'den öğrenmiş. Yaz tatillerinde birlikte yazlık tutar, üç ayı birlikte geçirirmiş iki aile… Küçük kız sanırmış ki herkesin babasının en yakın dostu usta bir edebiyatçı, Legion d'Honneur almış, minik radyosunu dinleyerek daktilosunun başından kalkmayan ve eşi dahil herkesin ismiyle değil, "Baba" diye seslendiği Tahsin Yücel olurmuş.

Hayatında tiyatroya ilk kez 5 yaşındayken, 1970 yılında Eskişehir Kılıçoğlu Sineması’nda gitmiş. Sahnede dekorun yanı sıra üzerinde babası Mümtaz Zeytinoğlu'nun adının koskocaman yazılı olduğu bir çelenk duruyormuş (okuma yazması olmasa da babasının adını okuyacak kadar ezberi varmış). Sanmış ki, bir şeyin tiyatro olabilmesi için en önemli şart, sahnede babasının adının yazdığı bir çelengin yer alması!!! Oysa babası çok mahcup olmuş o akşam. O, çiçekçiden sadece kulise minik bir çiçek sepeti gönderilmesini rica etmiş ancak çiçekçi çelenk gönderimini layık görmüş. Peki babası neden çiçek yollamış? Çünkü oyun, Erol Günaydın'ın yazdığı, Haldun Dormen'in yönettiği “Yaygara 70” oyunuymuş. Meğer babası ile Haldun Dormen, Dormen Tiyatrosu’nun başlangıcı olan Cep Tiyatrosu’nu birlikte kurmuşlar, Dormen Tiyatrosu dedikleri şey de sahnedeki herkesmiş. Demek oyuncuların hepsine Dormen deniyor diye düşünmüş küçük kız... Haksız da değilmiş aslında. Yıllar sonra Dormen'den yetişmiş oyuncuları bildikçe, o çocuk mantığının bir yerde ne kadar doğru düşündüğünü de görmüş. Oyunda kendinden geçen küçük kız, oyunun finalinde annesi ne yapıyorsa onu yapmaya çalışsa da sonunda dayanamayıp avazı çıktığı kadar “Bravo Erol Amcaaaaaa!” diye bağırarak sahne önüne atmış kendisini. O akşam bir aydınlanma yaşamış. Sahnedeki herkesi bütün salon tanıyormuş. Oyun öncesi onun amcası, teyzesi olan herkes meğer herkesin bir şeyiymiş. Onlar MEŞHURmuş. Bu kadar büyük bir kalabalıkla onları asla paylaşamayacağı için net bir karar vermiş o gece, “Ben meşhurları sevmeyeceğim!”. Hayat, ne kadar büyük konuştuğunu onun yüzüne her gün bin kere vuruyormuş bugün. Minnettarmış   Haldun Dormen, Betül Mardin, Erol Günaydın, Göksel Kortay, Suna Keskin, Erol Keskin, Nevra Serezli, Metin Serezli, Duygu Sağıroğlu gibi onu, dünyanın en güzel tarafında yaşatan baba dostlarına.

Küçük kız resim, seramik, heykel ve vitray sanatıyla tanıştığında daha 3-4 yaşlarındaymış. Ankara’ya her gittiklerinde Türk resim sanatının en önemli isimlerinden biri olan Cemil Amca’sına (Cemil Eren) uğrarlarmış. Boyalar, camlar, tuvaller, renkler… Evlerinin duvarlarında da Cemil Amca’nın kocaman kocaman eserleri asılıymış. Baktığında pek bir şey anlamıyormuş. Yok sis resmiymiş, yok Antep ovasıymış duvarda asılı olanlar ama o hiç benzetemiyormuş. Benzetemiyormuş ama karşısına geçip öylece bakmayı da çok seviyormuş. Bir de öküz başları, çamurdan yapılan tuhaf biçimli objeler varmış hep. Küçük kız en çok içinde ışık yanan, renk renk camla kaplı kutularını severmiş Cemil Amca’nın. O renkten bu parıltıya, o karanlık köşeden şu aydınlığa gözleriyle gitmek hoşuna gidermiş çok. Bugün resim, heykel, seramik ve vitray sanatının kendi algı dünyasında verdiği zevki Cemil Amca’sına borçlu olduğunu bilen küçük kız, herhangi bir sergiye gittiğinde mutlaka Cemil Amca’sının kulaklarını tebessümle çınlatırmış.

Hayatının ilk klasik müzik konserine ve ilk müzikaline 6 yaşında Londra’da annesiyle gitmiş. Müzikal, Damdaki Kemancı’ymış. Konserde ise Beethoven’ın “5. Senfoni”si çalıyormuş ve bu senfoni küçük kızın en sevdiği esermiş. Çok heyecanlanmış, hatta kendini tutamayarak “Da-da-da-daa” diye çığlık atmış ve orkestra üyeleri dahil herkes gülmüş bu içten coşkuya. Klasik müzik dinlemeye doğduğu andan itibaren alıştırılmış kendisi. Pazar günleri özellikle ailecek oturur ve ders gibi zorunlu, klasik müzik dinlerlermiş. Çok sıkılırmış önceleri ama sonradan anlamış ailesinin ne kadar muhteşem bir disiplinle kendisini klasik müzik sever yaptığını. Çünkü kulağı farkında olmadan, dinlemeyi seveceği müzikle geliştirilmiş. Klasik müzik kadar müzisyenler de hayatlarının bir parçası olmuş. Kimini evlerinde babasıyla rakı masasında sohbet ederlerken tanımış, kimine sahnede konser sonrası çiçek vermenin heyecanını yaşamış. Bir şeyi hiç kaybetmemiş: Klasik müzik konseri izleme heyecanını.

Ailesi, sanatla ilişkiyi dinlemek, izlemek, okumak olarak değil, “Gücün olduğunca sanata, sanatçıya katkı sağlamaktır,” diye öğretmiş kendisine. Ablası Zeynep Zeytinoğlu Uluslararası Eskişehir Festivali’ni organize etmiş senelerce. Dünyanın tüm renklerinin özenle seçildiği bir sanat şöleniymiş o festival. Bir keresinde festivale Philharmonia Wien orkestrası gelmiş ve annesi bütün orkestrayı eve yemeğe çağırmış. Komik gelecek ama şef Ola Rudner ve orkestra üyelerinin çoğu ahbaplarıymış. Yemeğin ortasında bütün orkestra annesi Güneş Zeytinoğlu’nu alkışlamaya başlamış ve bunun üzerine annesi çok kısa bir konuşma yapmış: “Hayatım boyunca yüzlerce kez orkestraları alkışladım. Hayatımda ilk defa bir orkestra beni alkışlıyor. Bunu bana yaşattığınız için teşekkür ederim.” Evet, sanata sağladığımız her minik katkı, alkışı size de çevirir ve o gücü yüreğinizde coşturur.

Tahmin edeceğiniz üzere o küçük kız benim, sevgili Mey|Diageo ailem. Ben Banu Zeytinoğlu. Mey|Diageo ailesine kültür sanat danışmanı olarak katılalı bir yılı geçti. Sizlerle daha yakın olalım istedim ve bunun için de çocukluğumun, üstlendiğim bu sorumluluktaki büyük katkısını sizlere tüm saflığıyla aktardım. Bu sorumluluğu alabilmek için çok beklemişim, değil mi?! Yazımı yazarken bir güzelliği de yakaladım. Çocuklara verdiğiniz her büyülü dokunuş, onları gelecekte daha güçlü yapıyor. Büyülü dokunuş da sanatın ta kendisi.

Biz Mey|Diageo olarak sanatın dallarına dokunup sanatçılarla beraber yürümeyi tercih ediyorsak; kültürümüze sarılıp vefa duygusuna saygı duyuyorsak; sanata, “kurumsal sosyal sorumluluk” anlayışıyla bakmanın ötesine geçerek “sanattan sorumlu bir sosyal kurum olma” anlayışımızla iş dünyasına örnek olmayı hedefliyorsak, şunu hepimiz adına buradan haykırmama izin verin:

Sanatı destekleyen, tüm canlıların haklarını savunan, kapsayıcı ve birleştirici “başka bir şirket” mümkün.

Sanatın sürdürülebilirliğine katkı sağlayan bir dünya mümkün.

Sanat dolu muhabbetlerimiz bol olsun sevgili Mey|Diageo ailem. Yeni yazılarımda buluşana dek heyecanınız hep yeni kalsın!